sahnede tekel: liyakat mi ağlar mı?
son zamanlarda gündemden düşmeyen bir konu: müzik sahnesinde tekelleşme. bunu hiç isim vermeden irdelemek istiyorum; zaten tekelleşme denince herkesin aklına aynı üç dört isim geliyor artık.
yıllarını kendini geliştirmeye vermiş her müzisyen çok konser vermek, görünmek ve takdir edilmek ister. son derece anlaşılır ve insani bir durum. hepimiz bu konuda önce kendimize karşı dürüst olmalıyız: evet, hepimiz görülmek, beğenilmek ve sevilmek istiyoruz. elbette rekabet diye de bir şey var. o halde konuyu mutlak eşitlik üzerinden değil, haksız rekabeti doğuran ve mafyalaşmaya varan durumlar üzerinden ele almalıyız.
bizim alanımızda haksız rekabeti şöyle tanımlayabiliriz: bir müzisyenin sanatsal niteliği, teknik donanımı ve emeğiyle değil; konum gücü, ahbap-çavuş ilişkileri, çıkar ağları ve kurumsal imkanları kişisel çıkar için suistimal etme yoluyla diğer müzisyenlerin sahneye erişimini engellemesi ve fırsat eşitliğini ortadan kaldırması. çünkü bir müzisyenin mümkün olduğunca çok konsere çıkmak istemesi, soyut ve bireysel bir durum değil; başka müzisyenlerin de var olduğu bir gerçeklikte yaşanan bir durumdur.
benim için bu noktada iki çok önemli etken devreye giriyor:
- kullanılan yöntemler
- nicelik-nitelik dengesi
bildiğiniz gibi türkiye’de klasik müzik sektöründe fırsat dağılımı, liyakate veya iş kalitesine göre şekillenmiyor. istediğiniz kadar donanımlı bir enstrümancı olun, doğru insanlarla sosyalleşmiyorsanız, sosyal medyada doğru kişileri övmüyorsanız, sözü geçen büyüklerinizle aynı sofrada oturmuyorsanız orkestralara takviye olarak çağrılmıyorsunuz. teknik, stil bilgisi, birliktelik deneyimi ve repertuvar zenginliği gibi parametrelerde yıllarca saçınızı süpürge edip kendinizi mi geliştirdiniz? yetmez; x orkestrasının y enstrüman grup şefiyle kanka olmanız lazım. çalışkan, disiplinli ve güvenilir bir topluluk üyesi misiniz? hiç önemli değil; doğru mafyanın işlerine bedavaya koşmanız lazım ki onlar da size “destek” olsunlar.
insanların birlikte profesyonel iş yapacakları müzisyenlerin müzikal nitelikleri dışındaki her özelliğini önceleyen, profesyonellikten ve liyakatten oldukça uzak bir kültür bu. bunun sonucunda artık görmezden gelinemeyecek bir kalitesizleşmeye ve tekelleşmeye varılması şaşırtıcı değil. bunu “eh ne yapalım, networking böyle olur” diyerek normalleştiriyor olmamız; kendimizden, sektörümüzden ve dinleyicilerimizden beklentilerimizi ne kadar düşürdüğümüzü gösteriyor.
"maalesef bu ülkede bu işler böyle yürüyor" diyerek torpil, mafya ve gizli ilişkiler gibi yöntemlere sarıldığınız an zaten sistemin kendisine dönüşmüş oluyorsunuz ve yaptığınız sistem eleştirilerinin hiçbir değeri kalmıyor. burada herkes kendi hırslarıyla ve yöntemleriyle ilgili önce kendisine karşı dürüst olmalı. eğer ahbap-çavuş (veya abi-kardeş) ilişkileri nedeniyle irili ufaklı her konsere çoğu zaman neredeyse bedavaya koşarsanız, elde ettiğiniz “her yerde çalma” durumu sizin başarınızın ya da niteliğinizin değil; vasat ve liyakatsiz bir düzenin tam da aradığı araç olduğunuzun kanıtı olur.
yaptığınız işe özen göstermeden, sadece nicelik hırsına kapılarak sürümden kazanmaya oynarsanız eninde sonunda çalma kaliteniz düşmeye başlar, yani esnaflaşırsınız. bu kaçınılmaz bir durumdur. dünyada bile bizim sürekli her yerde çalan solistlerimiz kadar çok konser yapıp nitelikten ödün vermemeyi başarabilen bir örnek yok. bu kadar sürümden kazanmaya oynamanın, özenle çalışmaya vakit bulamayacak kadar konserden konsere koşmanın sonucu her yerde bellidir.
özünde müthiş müzisyenler olan, zamanında örnek aldığım kişilerin göz göre göre kendilerini bu duruma sokmalarını hiçbir zaman anlayamayacağım. demek ki müzik ile aralarında benim anladığım gibi bir sevgi bağı yok. çünkü müziği her şeyin üstünde tutan bir müzisyen, bile bile ve performansını kötüleştirdiğini göre göre müziğe bunu yapamaz. yapıyorsa çok sevdiği ve onsuz yapamadığı şey müzik değil, ilgidir. pusulanız anlık ilgi ise yapmayacağınız hiçbir iş, hayır diyeceğiniz hiçbir teklif, yani hiçbir standardınız yok demektir.
sonuçta bedelini iş kalitenizle ve hatta sağlığınızla ödüyorsanız, bu hırs size ne kazandırmış oluyor? burası belki de bir kişilik meselesi. bu kaybedilenlerin karşısına maddi kazancı koyduğunuzda insanın içinin rahat edeceği bir tablo çıkıyor mudur acaba? bu şekilde bir kariyer yönetiminden müzisyenin kendisi de, camia da, diğer müzisyenler de, yani herkes zararlı çıkıyor.
her müzisyen, yetişme sürecini oluşturan yıllar içinde kendi olanaklarını tanır. neyi, ne kadar zamanda, kaç farklı işle eşzamanlı olarak ve ne kalitede yapabileceğini herkesin kendisi bilmeli. “çok konserim olduğu için çalışamadım, o yüzden kötü çaldım” mazeretinin cevabı ancak “o zaman çalmayacaktın” olabilir. hele ki kadrolu bir öğretim veya orkestra elemanı iseniz, solo performansınızın düşüklüğü tamamen sizin zaman yönetimi başarısızlığınızın ve açıkçası, açgözlülüğünüzün sonucu olur. kimse hakkıyla yapamayacağınız kadar konseri bir takvime sıkıştırın diye kafanıza silah dayamıyor.
elbette herkes kendi nicelik hırsını çeşitli kılıflara sokmaya çalışır. kimi topluma yararlı bir iş yapan bir aziz gibi lanse eder kendini ("kendim için değil sanatımız/ülkemiz için yapıyorum"), kimi de ekonomik nedenlerle bunu yaptığına inanmamızı ister. biraz irdeleyince bu iki iddianın da havada kaldığını görüyoruz. çünkü tekelleşerek ve mafyalaşarak ne ülkeye ve genç müzisyenlere iyilik yapmış oluyorsunuz ne de maddi olarak aldığınız karşılık gözden çıkardığınız şeylere değiyor.
türkiye maalesef paranın ve gücün tadını biraz alanın mafyalaştığı bir yer. ben zamanında örnek aldığım, hayran olduğum müzisyenlerin bile buna dönüşmesini gördükçe çok üzülüyorum hatta kendi geleceğim için endişeye dahi kapılıyorum. dünya çapında olabilecek müzisyenler nicelik hırsına nasıl bu kadar yenilebiliyorlar? belki de ülkemizin ve camiamızın kültüründe bir sorun var. belki buranın içine fazla giren herkesi buna dönüştürüyor bu sistem. belki de kalite ve akıl sağlığını korumanın yolu dışarıda kalmak. yalnızca çalıcılar da değil, bir kurumun yönetici koltuğuna oturan, enstrümanındaki seviyesinden dolayı hayatlarında saygı ve takdir görme hissini tatmamış kişiler de kendilerini kurum sanmaya, kişisel çıkarları ve çatışmalarını kurum üzerinden yönetmeye, donanımlı müzisyenlere oturdukları koltuk sayesinde savaş açmaya kalkıyor.
kamu kurumlarında liyakat çağrısı yaparken kendi kliklerimizde ve kültürel çevremizde liyakat ve mesleki yetkinliğin önüne bir sürü başka kriter koyuyoruz. adam da kayırıyoruz, hak da yiyoruz, torpil de yapıyoruz, yolsuzluk da yapıyoruz, usulsüzlük de yapıyoruz. aklınıza gelebilecek her tür çarpıklık dönüyor klasik müzikte. o zaman da arkası kuvvetli olan, doğru gruba dahil olan, ağzı iyi laf yapan üsküdar’ı geçiyor, yükselenler liyakatli profesyoneller değil, bu oyunu iyi oynayabilen esnaflar oluyor. kendi oluşturduğumuz sistem ve kültürün kimleri ödüllendirdiğini, kimleri mağdur ettiğini sorgulamak yerine kişisel tartışmalarda kayboluyoruz. bunu yapmaya devam ettiğimiz sürece de çok şikayet ettiğimiz adaletsizliklerin benzerleriyle sınanmaya devam edeceğiz.